Ders çalışmak, öğrenmek, eğitim, ödev deyince aklınıza ne geliyor? Ne hissediyorsunuz? İçinizi nasıl bir duygu kaplıyor? Ben, esnemeye, sıkılmaya, kararmaya başlıyorum.

Aslında yeni şeyler öğrenmeye bayılırım. Bana en güzel hediye gibi gelir bilmediğim bir konuyu öğrenmek. Peki, o zaman neden içim sıkılıyor? Sanırım, bugüne kadar karşılaştığım yöntemlerin hep bilgi yığılması yönünde, kalın kitaplar, bitmeyen dersler, gereksiz detaylar, zorlaştırılmış materyallerden oluşmuş olması.

Ben, 1990 yılında ders vermek için ilk derse girdiğimde öğrenciler beni ciddiye alsınlar diye korkumdan etek-ceket takım giymiştim ve yüzüme ciddi bir ifade takınmış, hiç gülmemiştim. Tanıyanlar bilir, oysa benim için 1 saat espri yapmadan durmak çok zordur. İlerleyen yıllarda da müfredatta belirtilen tüm konuları anlatıp, ek kaynaklar kullanabilmek için dersi hızlı anlatırdım. Yıllar geçtikçe, konuları azaltmanın öğrencilerin öğrenmesi üzerinde olumlu etkisi olduğunu şaşırarak gördüm. Daha az anlatıyorum, daha iyi anlıyorlar. Hatta çok espri yapıyorum ve ders kaynamıyor, aksine uyanıyorlar. Çok gülüyorum ve kimse saygısızlık yapmıyor, hatta bana yakın hissettikleri için daha çok önem veriyorlar derse ve ödevlerine. Bu denklemin benim gibi bir mühendisin devrelerini yaktığını anlamışsınızdır. Deterministik değil, hatta lineer ilişki bile yok.

Günümüzde interaktif, katılımcı eğitim, kişiye özel eğitim, farklı öğrenme stilleri ve tüm stillere hitap eden eğitim biçimleri çokça konuşuluyor. Hatta o kadar moda oldu ki, kendisini bu etiketlerle tanıtmayan okul kalmadı. Tüm okullar farklı öğrenme stillerine uygun, kişiye özel eğitim verdiklerini söylüyorlar. Kavramın içini çok dolduramasalar da, paket çok şık. Olsun önce paket şık olsun; herşey böyle başlar, sonra içi dolar, değil mi?

Katılımcı eğitim 2000’li yılların bize önerisidir. Bir anda, oturan dinleyen öğrenci modelinin iyi öğrenmek için doğru yöntem olmadığı anlaşıldı. ODTÜ’de öğretim görevlilerine Sürekli Eğitim Merkezi’nde "katılımcı öğretim eğitimi" verildi. Ben de katıldım buna. Bugün de katılımın çok gerekli olduğunu savunurum. Yanısıra, esnek eğitimin de gereğine inanırım. Hayat statik değilken, statik eğitim ne kadar ihtiyacı karşılayabilir? Benim önceden hazırlanmış materyallerim her zaman vardır. Ama o gün derse girdiğimde, sınıfın havasına, dinamiğine, sorusuna göre şekillendiririm kendimi. Bir diğer çok önem verdiğim yaklaşım da eğlenerek ve oynayarak öğrenmek. Bu kavramların patentini almalıyım : esnek eğitim, eğlenerek öğrenmek (size espri yapmadan duramadığımı söylemiştim)... Patentine başvuracağım ve çok önem verdiğim diğer bir kavram da "beraber yaparak öğrenmek". Daha da ileriye yönelik eğitim hayallerim, stressiz, notsuz, puansız eğitim...

Bu seneki Yazılım Mühendisliği birinci sınıf öğrencilerime yeni bir yaklaşımla ders veriyorum. Şu ana kadar çok umut verici. Dönem sonunda “bu kurabiyeler yandı” demem umarım. Aslında yanmıyorlar, her durumda geleneksel yöntemden daha iyi kurabiyeler oluyorlar. Ayrıca yanlış yok , sadece durum var. Fırının sıcaklığını bu durumda düşürüyoruz. Her bir öğrenci için bir proje bularak başladık derse. Her derste öğrenciler, projelerinin mevcut durumunu anlatıyorlar. Ben de, diğer arkadaşları da, önerilerde, düzeltmelerde bulunuyoruz. Alternatif üretiyoruz. Bildiğimiz bir yayını, programı, yardımcı aracı öneriyoruz. Sanki bir firmada beraber çözüm üreten arkadaşlar gibi. Peki ne oluyor bu süreçte:

1-Dersin üretim içeren bir amacı var. Derse anlam katmış oluyoruz, anlatılanları uygulayabilecekleri, anlamlandırdıkları somut bir işleri oluyor. Yaparak öğreniyorlar : Gerçek katılım.

2-Eğlenerek, standartların dışına çıkarak öğreniyorlar.

3-Hiyerarşi yok, herkes aynı seviyede.

4-Eleştiri ve yargı yok, yardım ve iyileştirme var.

Ders anlatılmıyor mu? Tabii anlatılıyor ama dersin ne için olduğunu biliyorlar, daha dikkatle dinliyorlar. Hatta ihtiyaçları nedeniyle kendileri talep ediyorlar.

Yenilemeliyiz eğitim biçimimizi : Öncelikle bütünü göstermeli, hissettirmeliyiz, bitince neye benzeyeceğini. Neden öğrettiğimizi, ne işe yaradığını iyice özümsetmeliyiz. Unutmayın; insan, yaptığını anlamlandırabilmişse ve amacı varsa onun uğruna çalışmak hiç zor gelmez. Bir de oyun katılınca işin içine kim istemez böyle öğrenmeyi? Aktif katılımlı, yaparak öğrenmek.

KARTEZYEN’deki danışmanlık sürecinde de benzer bir yöntem uyguluyoruz. Eğlenerek, oyunlar oynayarak tanıyoruz birbirimizi. "Akademik kısmı yok mu yani?" diye sorabilirsiniz. Olmaz mı? Yaptığını içselleştirenler ancak, onu çok kolay hale getirebilirler. Merak etmeyin emin ellerdesiniz. Beraber el ele, oynaya oynaya...

 

Meltem Turhan Yöndem, PhD

Kartezyen Koçluk ve Danışmanlık Kurucusu